KAZIMKARABEKIR ILCESI-KARAMAN
  ALI AYDILEK-KASABADA YAZ
 

Kasabada yaz aylarında güneş kıştaki gibi taşlık tepesinin arkasından Karaman üzerinden değil, biraz daha kuzeye doğru sanki mecidiye üzerinden mercik sivrisinden ve uzaklardan doğar. Yaz aylarından kasaba biraz daha erken aydınlanır. Kasabanın gün batımı da gün doğumu gibi uzun sürer yaz aylarında. Kışın ikindiden sonra hacıbaba dağının soğuk gölgesi düşen kasabada yaz aylarında güneş daha fazla cömert davranır. İyice batıya uzaklaşırken meydana gelen kırmızılık ve uzun süren gün batımı da güneşin doğuş güzelliği gibi dikkate ve seyredilmeye değer. Halen kasabada olanlarımıza bunların özelliği olmasa da gurbette hemşerilerimiz için akla geldikçe heyecanlandıran hatıralardır. Kasabada yaz ayları başkaydı bizim çocukluğumuzda. Erken kapanan okulların resmiyetinden kurtulmuşluğun verdiği rahatlıkla salınırdı çocuklar. Evlere girmezdik, harman yerlerinde geçerdi günümüz. Yarımızın ayağında çorapsız kilteli naylon ayakkabı bulunur, yarımızda o da yok, çıplak ayakla dolaşırdık ortalıkta. Ayaklarımızı taşlara çarpmaktan tırnakları kırılmış, alt tarafları nasırlaşmış ve kararmışlığı normal gelirdi herkese. Okul açılacağında diktirdiğimiz takımdan kalan elbise ile tekrar okul açılımına çıkardık kalanlarla. Varlıklı aile çocukları da yoksul aile çocukları da aynı kategoride idi. Usül ve adet öyleydi herhalde. Şehirden gelen çocukların giyim kuşamları ile güneşten yanmamış tenleri dikkatimizi çekerdi imrenirdik onlara. Onların elinde görürdük cam bilyaları. Bizim oyunlarımız gazoz kapağı ve kayısı çekirdeği ile kurulan oyunlardan oluşurdu. Bahar gazozu gelirdi Karaman’dan, 25 kuruşa içer kapağını da cebimizde tutardık. 1 Bursa gazozu kapağına 2 markasız gazoz kapağı değişilirdi. “Gıda” olarak da adlandırdığımız kayısı çekirdeği ve gazoz kapağından ceplerimiz torba gibi olurdu, çok çabuk eskirdi cep astarları. Açılmış noda çukurları da, at arabalarının harman telaşesinin yoğunluğunda tarlalardan sapçekimi vs. için gidiş gelişlerinde toprak yollardaki un kadar incelmiş (göbür) yol tozu birikintileri oyun alanlarımızdı toza toprağa belenirdik. Çıkardığımız oyunların içinde tozla birleşen terimiz çamurlaşırdı üzerimizde, normal hareketlerdendi olanlar. At arabalarının teker göbeklerinden çıkan demir çemberler, teker şınaları çevirirdik sokaklarda durmadan yorulmadan. Kenar arsalara dökülmüş inşaat taşı yığınlarının içine yuva yaparlardı delice kuşları. Yaz günü misafirleriydi Delice, Ebabil, İbibik, Kırlangıç kuşları uçuşur aşağılarda. Kartal, Akbaba, Atmaca kuşlarını seyrederdik yükseklerde. Helhel derdik bazı büyük kanatlı kuşlara. Zamanımızda az görülen ve kayboluşuna üzüldüğümüz kuşlar o günümüzün gökyüzü süsleriydi hepsi. Tüm kasabada 3-5 velespit vardı ona da çocuklar binemezdi, alınmaz pahalıydı o zamanlar. Markalarını ezberlerdik Ralle, Hercules, Golden, Auer, Humber, Faworit hepsi de yabancı markalıydı üzerlerinde arslan, güneş, ceylan kabartmalı armaları vardı. Çoğunun 28/1,5 du cant ebatları. Hayalini bile kuramazdık bisikletlerin. 1 koyun 40-50 lira ederken bisikletin yenisi 800 liraydı halkın çoğu alamaz, imkanı olan da almazdı. Telden, gületapan kafalarından arabalar icad ederdik. Göbür yollarda hızla koşar ortalığı dumana verirdik. Mutlu olurduk onlarla. Çocuklukta tozdan topraktan kirlenmek te güzelmiş. Şimdi üstünü başını kirletmiş çocukları gördükçe çocukluğumuz gözümüzün önüne geliyor çocukluğumuzu hatırladıkça olanlar şu anda bile mutlu ediyor bizi. Çocukluğumuzda başka alternatif de yoktu. Zaten mutluluk da mevcutlarla yetinmek değilmiydi. Saklambaç, kurtarmaç, kurcu oynardık boş alanlarda. Kışın meydanlarda billek oynar, yazın da boynuz atardık karanlıklara, bulan takım diğer takımdan yakaladığının boynuz atış yerine kadar sırtına binerdi ceza olarak. Evlerin çoğunluğunda davar kuzu bulunur ve sürüye gidemeyenlere ot toplamaya giderdik araziye. O zamanlar tarla sınırları şimdiki gibi biri birine girmezdi. At arabaları geçerdi. Eşeklerimizi bağlardık anbaşlarına. Anbaşılarında ilibitçe, kedi barsağı(sarmaşık) fasıl, sarı saylak, gerdeme gibi çok çeşitli otlar bulunurdu. Ota gitmek işe gitmek gibiydi çocuklara. İlibitçe, kuzulak, yemlik(teke sakalı), kuşgözü, fasıl aynı zamanda sevilerek yenilirdi. Hususi küpelenmiş fasıl toplamaya giderdik ekinlerin arasına, yağışlı yıllarda fasıl çakıldak gibi örülür kalırdı anbaşlarında. Korumanın ekin bekçileri vardı atlarla ariziyi dolaşırlardı. Azrailden kaçar gibi korkardık. Ekinlere zarar vermemek için çok dikkat etsek de yine bekçi gelecek diye ödümüz sıdardı onlardan. Tahtadan atlara biner bağa bostana giderdik. Kendi bağımıza kendi bostanımıza zor giderdik bekçi korkusundan. Anamızın babamızın gönderdiğini söylerdik ikna olurlarsa yeni dökmüş kabakları getirirdik pişirmek için. Nohudun mısırın gözüne bakardık olacaklar diye. Bostana gidildiğinde taze hırtlak ve acurları severek yerdik. Sağlamları kelek olsun diye burnu eğri ve kuş yeniği hırtlakları koparmamızı isterlerdi büyüklerimiz. Bağlara alaca düşmesini beklerdik. Üzümü ilk evvela bozbağlarda bağı olanlar yerdi. Erken olurdu bozbağların üzümü. Gocadepesi ile kozağaç mevkilerindeki bağlar yüksek olduklarından geç olgunlaşırdı. Kozağacın üzümü kar yağıncaya kadar dururdu. Bağdan gelen bostandan gelen evine girinceye kadar harman yerlerindeki oyun oynayan önüne gelen çocuğa getirdiğinden ikram ederlerdi çocuklar sevinsin diye. Karpuzu kavunu kesmek için bıçak bulunmazsa taşa vurup parçalar bölüşür yerdik. Etrafımızda su çeşme olmadığından üstümüzdeki elbise kavun karpuz suyundan meşin gibi olurdu. Yaz aylarında bu yönüyle çocukların çoğunluğu biri birine benzediğinden çok görülmezdi. Zaten giydiğimiz yırtık sökük yamalı olurdu iş elbiseleriydi sanki. Eve ve yatağa girerken bile usulden temizlenilirdi çocukluğumuzda. Harmandan evvel sarı buğdaylardan ütmelik yapardık. Ateş ve is kokulu ütülmüş buğdayları severek yerdik. Baş buğdaylardan kışlık bulgur kaynatılır. Her komşunun bulgur kaynatımında kokusu mahalleye yayılır, mahallenin çocuğuna festival olurdu. Bulgurun dama serilmesi, güneşletilip kurutulması sırasında serçelerden korumak için gölgelik kurularak beklenilmesi, değirmende sürdürüldükten sonra da savurularak inceliklerine göre ayrılması çocukluk hatırası olarak zihinlere kazınmıştır. Gavut tabir ettiğimiz en ince bulgur kırıntılarını da toz şeker karıştırıp yemek çocukluk lükslerimizdi. Pekmez zamanı da ha keza ceplerimizde tahtadan yapılmış köpük kaşığı taşırdık. Nerede pekmez kaynatılıyor bilirdik kokusundan, kimse mahallenin çocuğundan kıskanmazdı pekmez köpüğünü. Bunların hepsi tüm yaz boyunca ayrı ayrı mutluluktu bizim çocukluğumuzda. Başkaca katılabileceğimiz aktivite yoktu ki yapacak. Elektrik yok sadece gaz laması ile aydınlanılır, evde su yok, içmeye mahalle çeşmesinden getirilir. Sair su ihtiyacını herkes kendi kuyusundan karşılardı. Şimdiki zamanımız ile kıyasladığımızda gazoz kapağının kıymeti de yok gazoz kapağı ile kayısı çekirdeği ile oynayan çocuk da. Şimdi çocukların mutluluklarına oyun malzemelerine ve oyuncaklarına bakıldığında zamanın değiştiği gibi ihtiyaçlar da değişmiştir. Mutlu olma halleri de değişiklik göstermektedir. Çocuklar için de büyükler için de mutluluk mevcutlarla yetinmek ve imkanları yerinde kullanabilmekmiş. Her yaz mevsiminde kasabada geçen yaz, kış mevsiminde kasabada geçen kışlar hatırlanıyor hep. Hele hele çocuklukta geçen zamanın kıymeti bir başka. Tekrar yaşama şansımız yok. Gözümüzde büyüyüp silinmez oluyorlar hatıralar. Kıymetli Ahmet Müfit Yazıcı abiden duyardık. Kitabında da geçmiş “bir daha çocuk olsam, tahtadan atlara binsem hiç büyümeyeceğim” derdi. Kasabadan ve hatıralarımızdaki çocukluğumuzdan bir şerit geçmeye çalıştım. Selam ve muhabbetle.- Ali Aydilek
 
 
  Bugün 7 ziyaretçi (11 klik) kişi burdaydı!  
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol